27 Aralık 2010 Pazartesi

Görkemli Bir Trajedi

Onca duyguyu nereye koyacağım? Bitmez tükenmez öfkemi, yere göğe sığdıramadığım şefkatimi, tutkudan aşka çalan yüreğimi neyle ferahlatacağım? Hangisi, hangi eylemim beni kurtaracak zindanlardan? Üzerime zincirler vurulmuş, sözleriminse kanatları kesilmiş. Bin söylemek isterken, bir çıkmış.

Peki ya, nereye koyacağım, dopdolu hüznümü? Bütün satırların arasına sıkışmış üzüntümü. Anlıyor musunuz, yüreğim ne kadar da kırılgan ve içli. Anlıyor musunuz; bu dünya için çok fazla hassasım ben! Biliyor musunuz, adımlarınızı duyanın bir tek ben olduğumu? Duyuyor musunuz, ruhlar diyarından getirdiğim haberleri?

Bir yürek, yaprağın tazeleğinde, konmuş bir rüzgarın üstüne gidiyor bir sonraki serüvenine. Şiirin, yalnızca bilinen kalıplarının aksine, düz yazıyla yazılabileceğini de... Gösterdim yere göğe! Şimdi söyleyin, ben hüznümü nereye koyacağım? Kaybettiklerimi değil, unuttuklarımı nasıl hatırlayacağım?

Siz, göz yaşlarını bir teselli mi sanıyorsunuz? Her birisi buzdan bir taş, yüreğime iniyor. Her damla, bir başka ağıt yakıyor. Ama ben ağıtları sevmem. Çünkü rüzgarın ninnisiyle, yitirdiklerime karışırım ben. Unutuluşa aşık olur, onun gizemli nehrinden kana kana içerim hiç düşünmeden!

Onurlu bir trajedideki görkem etkiler izleyenleri. İşte, bu ihtişamdır beni ve acımı farklı kılan. Şiirlerime tat verense kanımdır. Her satırda bir damlasını daha çekerim damarlarımdan. Geriye, trajedinin zehri kalır tenimde dolaşan.  Diz çöktüğümde yere, akan kanım ellerimde, size sunarım hüznümü bir şiirle. Ve hayran olursunuz inanamayan gözlerinizle, acının ihtişamını, yere düşen gövdemde gördüğünüzde.

26 Aralık 2010 Pazar

Gece'nin ardından bir ölüm...

Yıkabileceğini sanmış beni hayat,
Eski bir zamanda açılmış
yaramın üstüne bastırırken ölüm.
İyileşmesi mümkün olmayan bir yaraydı,
Ölüm.
Hayatlarımızı,
bildiklerimizi elimizden alan,
Derin bir karanlıktı
Ölüm.
Bize, bizi unutturan,
belki sevdiklerimizi
düşlere hapseden,
bizi yalnız bırakan bir yaradır ölüm.
Bana, sevgimi
zamanın zehri içinde unutturan
bir yok oluştu ölüm.
İçime, içimize,
İnsanlığa doğarken konulmuş,
bir yazgıydı ölüm.
Ayrılıkların hepsi,
zordur derler ya,
inanmazdım.
Acıların hepsi aynıdır
dedim ya,
inanmadı ölüm.
Bir sebep,
sordum geceye,
bulutların ardında bir ayna
açılır ve bana konuşur diye.
Herşeyimi elimden aldı,
En güzel Gece'm
bütün gecelerimin düşü oldu
ardında ölümün.
Ben konuştum 
ve sustu bu Gece,
ölüm.

17 Aralık 2010 Cuma

Ölüm Döşeği

Farkettim ki, ölmekte olan insana sabrım var benim. Bunun bir çok sebebi var. İlki, ölmekte olmanın zor bir şey  olduğunu bilmem. İkincisi, onun yerinde kendimin olabileceği düşüncesi. Evet, yalnızca ölmekte olan insana hoşgörüm var benim. Yaşamakta olan insanaysa yalnızca nefretim.

Bu sistem içinde gülebilen insandan ve mutlulukla yanımdan geçen herkesten nefret ediyorum. Birileri bana bunun, yaşımla ilgili olduğunu söylemişti. Biraz daha büyüyünce geçeceğini... O zamanlar ergen olduğum için böyle hissetmemin doğal olduğunu söylemişti. Yanıldığını söylemiştim ona. Çünkü insanları tanıdıkça onları daha da iğrenç buluyordum. Hem neden bir insanın nefreti, sebebi olan yanlışlıklar düzeltilmedikçe azalacaktı ki? Yıllar geçtikçe ben sevecek miydim yani, onca pisliği, cahili, aç gözlüyü ve bencili? Büyüyünce yumuşayacaktım hani? Birazcık olsun sizi sevmem gerekirdi değil mi? Onca yıl geçti. Bu dünya yüzünde aldığım nefeslerin sayısı yarım yüzyılı çoktan geçti. Peki, bana nefretimi dindirecek her hangi bir şey gösterebildiniz mi? Bunca senedir, tek bir güzellik, görebildim mi?

Benim ne kadar sıradışı olduğumu kimse anlamadı. Bunu ben bile tahmin edemedim. Sadece sezdim. Uyumsuzluklarımın nedenlerini sordum ve her seferinde kendimi haklı gördüm. Çünkü acı çeken bendim. Kendim gibi olmamamı öğütleyen bir toplumda, kendim gibi nasıl yaşayacağımı çözmem gerekti. Yıllarımı aldı belki kendimi anlamam. Belki direnişim, ilk kez kendi çığlıklarımla konuşabilmek içindi. Ve şimdi konuştuğum  dil çığlığa çok yakın bir nefretin elleriyle yoğruldu. Kendi dilim, edebiyatım; sonsuz şefkat ve sevgi gösterdiği doğanın aşkıyla, sonsuz bir öfke ve kin beslediğim insanlığın nefretiyle doğdu.


Ölmekte olan insana işte bu nedenle toleranslı davranabiliyorum. Çünkü, ölmekle çok meşgul olduğu için beni yargılamaya vakti kalmıyor. Bana akıl vermeye çalışmıyor. Sıradışılıklarımı gözünde büyütmüyor. Ona bir bardak su götürüp, başını okşamam yeterli. Eski bazı anılarını dinlemem... Yakında öleceği için ondan daha fazla nefret etmeme gerek kalmayacak. Bir nefes daha silinecek yer yüzü ülkesinden. 

Ölen kişiye, insanlığın geri kalanı gibi düşünmediğim için, ölmenin doğal ve gerekli olduğunu hatırlatmam dolayısı ile, ölen kişinin yanında şefkat gösterme görevimi yerine getirebiliyorum. Çünkü, büyük bir amaca hizmet ediyor her yaptığım; kişiyi ölüme taşıyor. Karşımdaki kişi, her hareketi gözlemliyor. Sorguluyor, anlamak istiyor. Çünkü, gözünün önünden geçip gitmekte olan hayatı anlamak için son şans elindeki. Beni, olduğum gibi kabul edip, onun ölümü güzellikle düşünmesini sağladığım için bana minnettar oluyor. Artık hırsları silinmiş yüzünden, yargılarını unutmuş. Ona öğretilmiş tüm çarpıklıklar, ölüm korkusuyla atan kalbinin son sıcaklığında erimiş. İşte bu nedenle ölmekte olan insanlar artık güzeller, çünkü merhameti acıyla öğrenmişler. Merhamete muhtaç kaldıklarından, başkalarına da merhamet gösterirler.

Ölüm döşeğindeki kişi, ölüm ve hayat gibi büyük felsefi konular dışında düşünebilirler mi? Pek sanmıyorum. Özellikle kanserden gözünüzün önünde acıyla kıvranırken, acı dışında bir şeyin aklına gelebileceğini hiç sanmıyorum. Onca  acı ancak öğretiyor bunları demek ki, bu kafasız, nankör insanoğluna insan olmanın ne demek olduğunu. Demek ki, insan ruhu bu dünyanın pislikleriyle öylesine doldurulmuş ki, ancak ölüm korkusu ve bedenindeki dayanılmaz acılar onları merhametli ve yargılamayan bir insan yapıyor. O zaman demek ki, tüm insanoğlu bu acıyı çekmeli. İnsan olabilmelerinin yolu yalnızca acı ve korkuysa, bunu kemiklerine kadar hissetmeli!

Demek insan ruhu, ancak sonsuz acıyla aslına dönecek depremleri yaşıyor. Demek, insanlar gerçekten de nefret edilmekten başka bir şeyi hak etmiyor. Demek insanların gülüşleri, boşvermişlikleri, kibirleri, yalnızca ölüm döşeğine kadar. İnsan, ne kadar da aciz ve zavallı. En ufak bir hastalıkta, en ufak bir kazada yaralanıp ölüyor. Bu olana kadar da kendini tank gibi hissediyor. Bu büyüklenme niye? Kim kollarıyla dağları oynatmış yerinden? Kim tek kalbiyle tüm bir gezegeni severek ağlatmış yüreğinin en derinlerinden? Kim vermiş bize bu çelikten kibri? Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Küçümsediğiniz diğer insanlar kadar küçüksünüz. İşte bu nedenle, küçümsemek ve yargılamaktan asla kurtulamadığınızdan ölesiye nefret edilmeyi hak ediyorsunuz!


Yazarken Playlist~
Astel Oscora-Фаэтон
Astel Oscora-Бог мёртвых снов

10 Aralık 2010 Cuma

Kış Perisi


Bir gün,
karanlıkların aydınlığı yuttuğu
gizemli ormanın birinde,
kömür saçlı bir peri
çıkmış günlük gezisine.
Dokunduğu ağaçların yaprakları solmuş,
çiçekler toprağa uzanmış.
Sarmaşıklar sarıldıkları ağacın gövdesinde,
kuru dallarıyla çıplak kalmış. 
Peri kafasını
gökyüzüne kaldırmış.
Bir bakmış ki,
karanlığın içinden
bir aydınlık doğuyormuş.
Yalın ayak bastığı toprakta,
böcekler kaçışmış.
Rüzgar susmuş, durulmuş.
Yağmur ve kar hala,
mağarasında uykudaymış.
Ormanı baştan sona elleriyle
Okşayan beyaz elbiseli peri,
Ardında bir çıtırtı duymuş.

"Kim var orada?" demiş.
Ama bir karşılık alamamış.
"Kimsin? Söyle!" demiş.
Sözlerinin ardından bir el,
bir de utangaç yüz görünmüş.
Genç oğlan, aydınlığın ışıttığı
Perinin yüzüne
Hayranlıkla bakakalmış.
Peri dönmüş sorusunu tekrarlamış:
"Kimsin sen?"
"Eee, ben, eee, Tavşan Kuyruklu Thomas, efendim" demiş.
"Ne arıyorsun burada?" demiş peri hiddetle;
"Kış geliyor görmüyor musun?!"
"Ben çok merak ettim de" demiş Tavşan Kuyruk,
"Çok merak ettim, kışı kimin getirdiğini."
Peri gülümsemiş.
"Neden bu kadar merak ettin?" demiş.
"Bu kadar güzel olan kışın,
Ancak kış gibi güzel ellerden geleceğini söylemiştim.
Bana deli dediler,
Elimde lirle, ordan oraya gezip
şarkı söylerken." demiş Thomas.
"Demek sen bir ozansın" demiş peri hafif sesiyle,
Kulakları rüzgar gibi okşayarak.
"Evet" demiş Tavşan kuyruğu
arkasında sallanan Thomas gülümseyerek.

"Ve köyün tek çalgıcısıyım,
Sokaklar boyunca yürür,
Her çaldığım şarkı için para toplarım.
Lakin, köyde herkes sevmez beni.
Ancak tören sofralarında
yüzüme bahşederler bir gülümsemeyi.
Ondan fazlası da bir somun ekmek olur,
kuru kursağıma giren.
Bir de elden ele dolaşmış
yarı dolu şarap şişesi."
Peri haline üzülmüş gencin.
Ona yardım etmek istemiş.
Ne yapacağına karar veremediğinden,
"Benden ne istersin?" diye sormuş.

"Belki dedim, bu kış,
şiirlerin en güzelini;
yazarsam,
halkım beni sever.
Lütfen!
Bana ilham ver,
Ey, karanlık ormanın
sahibi güzel peri."
Demiş Thomas nefesi hızlanırken.

Peri yükselen aya dönmüş.
"Sana göstereceğim güzellikleri,
ancak bir ben,
Bir de sen
şiirlerinde duyarız.
Herkesin kalbi kara,
gözüyse kör olmuş.
Benden vereceğim ilhamları
anlamayacak halkına,
bu kışın zerafetini,
göremeyecek kulaklara
nasıl dilersin bağışlamamı,
ihtişamlı ilhamımı"
demiş peri hızlıca.

"Halkımı sevmiyorsun demek"
demiş Tavşan kuyruklu genç çocuk.
"Evet" demiş peri mağrur.
"Neden?" demiş Thomas merakına yenik düşerek.
"Halkın bu ormanın kıymetini bilemedi,
kuşlarımın sesi onları mutlu etmedi,
varsa yoksa para dedi.
Şimdi söyle bana,
ince yürekli ozan,
benden kışın haşmetini göstermemi istiyorsun
hem de buna iznin olmadığını anlamadan;
ormanımın sükunetini bozuyorsun,
Sana ve halkına ben borçlu olmadan
en soğuk mevsimin güzelliğini
neden bahşedeyim?
Söyle! Neden göstereyim?
Bu kristal güzelliği,
Şarkılar ve kuyruğundan başka bir şeyi olmayan sana;
Ey küçük ozan!"

Yüzü eğilen Thomas,
Bir cevap bulamaz.
Perinin dediklerinde haksız bir şey göremez.
"Ama" der, son bir cesaretle Thomas
"Canlılara verdin
Ölümü zerafetle,
Kışın haşmeti
ve öfkenin heybetiyle,
Bu fakir ve yalnız çocuğa
kışın soğuk güzelliğini
zaten bahşettin!
Kış sensin,
Kış kadar güzelsin;
Sen kış perisisin!
Yalnız bugün ortaya çıkar,
Sonra yuvanda bir sonraki kışa kadar,
Beklersin!"

Peri gülümsemiş bu sözlerle.
"Göreceğini biliyordum" demiş sakince.
"Estim, gürledim.
Günün sonunu,
gecenin başlangıcını gösterdim.
Şimdi ayın aydınlattığı duru yüzünde
görüyorum şiirini.
Kışı ve beni anlatacak
yeni sözlerini.
Verdim sana ilhamı,
istediğin gibi.
Haydi çık saklandığın ağaç kovuğundan.
Git bak köyüne.
Orada bir ağaç bulacaksın.
Ağacın yanında koşuşan sincaplar göreceksin.
Sana hizmet etmekte isteksiz olurlarsa,
Haberim olsun.
Orada bulacağın güzel küpü,
evine götürüp, daldır elini içine.
Sana ihtiyacın olan her neyse,
Her daim, onu orda bulacaksın."

Teşekkür etmiş Tavşan Kuyruklu Thomas.
Evinin yolunu tutmuş.
Peri eliyle ve nefesiyle
Kışın ruhunu
Ormana dağıtmaya
Devam etmiş.

Tavşan kuyruğunu zıplata zıplata yürüyen
Neşeli ozan,
Köyün büyük ağacının yanına gelmiş.
Koşuşturan sincaplardan biri,
Kestane atmış kafasına.
Thomas gülümsemiş ama kızmamış sincaplara.
Sincap tekrar kestane attığında,
kafasını yukarı kaldırmış
ve tam kızacak olmuş ki,
Aşağıyı işaret etmiş sincaplar ona.
Başını indirip ağacın kovuğuna baktığında,
Bir küp bulmuş saç kuyruğu tavşan Thomas.
Oturmuş ağacın yanına,
Sincaplar da onun kucağına.
Küpü koymuş ayağının kenarına
ve dalmış mutlu bir uykuya.
Uykusunda soğuk bir rüzgar
Esmiş geçmiş yanından.
Eserken de ozanın
okşamış yanağını soldurmadan.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Dehliz

Derin bir dehlizden,
çıkıyor yavaş yavaş;
Bir solucan!
Hayır, belki
Bir insan!
Ve kıpkırmızı;
Soluyor nefesi...
Belki tutkuyla aşık olmak;
Aynıydı!
Nefret etmekle;
Tüm insanlardan.
Belki aynı yürek ağrısıydı,
Beni yüksek dağlara savuran.
Dehlizlerde
Hep aynı ürperti
Sarardı belimi.
Bir gün,
tutarsa, ya bir gün;
Biri elimi,
Ne yapacağımı bilemem.
Biri öperse eğer beni bir gün,
Ne duyacağımı;
Söyleyemem.
Artık unuttuklarımı,
Susturmayı
Diliyorum; bu geceden.
Beni değiştirmesini
Ve dehlizlere
çekmesini elimden.
Tutkuyu istiyorum,
unutmayı burada.
Bu dünyaya dair,
İsteklerimin ele geçirdiği
tüm yollarımın sonunda.
Bir satırda
dile gelenler,
Hayale kaç adım uzaklıktadır?
Yollarımı adımlayanlar
Beni tanımaya
ve arzulamaya
Ne kadar yakındır?
Yoğruldu bir göz yaşı daha
Avcumun içinde
Öfkenin;
Tuzlu ve sıcak tadıyla.
Yalnızlık beni çağırıyor.
Ölümüm beni,
Toprağın altında bekliyor
Bu dünya solarken,
Aklımda son kalan söz
Acaba aşkla mı,
Yoksa nefretle mi,
dolup taşıyor?
Söyleyin,
Her hikayenin sonu,
Bu topraklarda
Hep aynı mı bitiyor?



Yazarken Playlist~
Dark Lunacy-Play Dead

3 Aralık 2010 Cuma

Bir Şiirde Yaşamak

Hazır mıyım bu yazıyı yazmaya? Sanırım evet. Artık hazırım. Kış gelmiş sokaklara, yağmurlar ıslatmış yaprakları ve yolları. Suyun parlak görüntüsü sokağı süslemiş küçük ışıltısıyla. Ve ben şemsiye ile birlikte yürünmüş bir yolun sonunda yazıyorum bu yazıyı. Muhteşem bir Gothic-doom albümü kulaklarımda. Dünyada belki de en çok sevdiğim şeyi yaptım bu sayede. Müzik dinleyerek yağmurda yürümek... Hayat bundan daha güzel olabilir mi? Bir metal sever bundan daha mutlu olabilir mi?

Doom bir çok insanı mutsuz ediyor, onlara kötü geliyor olabilir. Ama ben duygu doluyum ve duygulanmak bana güçsüzlük olarak dönmüyor. Aksine kendimi daha bir dolu ve güçlü hissediyorum. Böyle bir anda, sanki şehir yalnızca bana kalıyor. Bir bakıyorum, bakışlarım göğe yükselmiş. İşte bu an, düşünce tarafından sarıp sarmalandığım andır. Çünkü bakışlarım dünyayı artık terketmiştir. Burada, bu şiirin içinde yaşıyorum ben. Kapım aralık, rüzgarın ve karanlığın bana neler getireceğini bekliyorum. Ardından sabah oluyor ve ışığın şarkısını dinliyorum sabahın tazeliğinde.

Bu benim hayatım, bu benim şiirim. Aslında hayatta herkesin payına bir şiir düşer. Ve o şiirin ritmi hayatının çizgisini belirler. İnsanlar aşağı yukarı aynı şeyleri hissetse de, bunu aynı şekilde ifade etmezler. Bu nedenle dünyada edebiyat denilen şey var olmaktadır. Kendi ritmimizi bulmak, kendi şiirimizi yaşamak için. Siz şiirlerin ölü sözlerden ibaret olduğunu mu sanıyordunuz yoksa? Bence o kadar emin olmayın. Şiirin güzellikleri zihnimizin dar koridorlarında dolanıyor. Her an bizleri, bir sonraki güzelliğe hazırlıyor. Tabii, eğer görmek istersek onları diye. Belki bir insan hayatı boyunca asla kafasını gök yüzüne kaldırıp tüm hayatını gözden geçirmeyecektir. Bu onun için ne kadar da büyük bir kayıp olur. O kişi hatırlamanın şerefini, burukluğun tatlı acısını, geçmişin hüznünü veya mutluklarını tekrar yüreğinde hissetmeden ölür. Belki bir insan hayatında asla bir yıldızı sevmeyecektir. Belki başka bir insan da rüzgarın kokusunu asla hissetmeyecektir.

Ne yazık onlara. Doğa bize kendi şiirini sunarken, bizim şiirimizi de dinliyor nezaketle. Şimdi yanıbaşımdaki mor sümbül açmış bütün gücüyle, bana neşe veriyor. Kıyamıyorum öpmeye, doyamıyorum koklamaya. Sümbülüm diyorum, beni güzelleştirdi varlığın. Seni sevmek beni daha iyi bir insan yaptı. Ve sanırım içimdeki güzelliklerin tek kaynağı siz doğanın sevimli ve güzel üyeleri. Demek yüreğimdeki şefkat, dolu dolu. Demek doğanın kucağında uyuyan kaygısız çocuğum ben hala. Ne çok isterdim, ormanda yolumu kaybetmeyi ve bir daha, bildiğim bu dünyaya geri dönmemeyi. Ne kadar isterdim, yollara vurup kendimi, yalnızlığımda yaşamayı. Ne kadar isterdim, akıllardan silinmeyi. Hatırlarken dünyanın tüm güzelliklerini, şahit olurken dünyanın gizemlerine adım adım, unutulmayı, ne kadar da çok isterdim.

Bu albüm, dün geceden beri kulaklarımda ve kafamı susturamıyorum. Beni ele geçirdi bu şarkılar. Yine terketttim dünyayı bu sabah. Başka bir dünyanın sokaklarıydı adımladıklarım. Gelirken yürüdüğüm yollar yalnızca benimdi. Yalnızca ben vardım, benim düşüncelerim vardı o yollarda. Diğer herkes yalnızca bir cesetti. Histen ve süsten yoksun, rengi solmuş bir nesneydi o insanlar. Duygularım böylesine doldu taştı, önümde ırmak oldu. Keşke dedim, bu şarkı hiç bitmese, yollar tükenmese, asla varmasak gideceğimiz yere. Hep yolda olsak, felsefe ile buluşsak, şiirimizi yazsak.

Bu nedenle sormuştum kendime yazının en başında; 'bu yazıyı yazmaya hazır mıyım?' diye. Çünkü hala albümü dinliyorum ve bu yazı nedeniyle bu dünyaya dönmek zorunda kalıyorum. Bu şarkılardan kopmaya hazır mıyım, hala bilmiyorum...

Yazarken Playlist~
Painted Black-Absent Heart