10 Ocak 2011 Pazartesi

Zamanın Gölgesi

Hayat hep aynı şeyi yapıyor. İlla verdiğini alıyor. Ama her seferinde de yeni bir şey vermekten vazgeçmiyor. Değişim bitmiyor, tükenmiyor. Sürekli ama sürekli yeniye, bilinmeze doğru ilerliyor. Ne gariptir, geçmişi sürekli düşünecek, kılı kırk yaracak vaktimiz vardır. Kafamızda değiştirmek için elimizden geleni yaptığımız ve gerçekte asla değişmeyecek olan anılarımız vardır. Defalarca döneriz geçmişe. Aslında kafamızda sanki küçük bir zaman makinesi, 'keşke' dediklerimize ayarlanmıştır: 'keşke yapmasaydım, keşke gitmeseydim...' Pişmanlıklar ve suçluluk duygusu. En büyük illettir, vicdanı olanlara. Asla değişmeyecektir geçmişteki. En derinlere de insen, gözlerinden derya deniz yaşlar da dökülse, geçmiş bitmiştir, gitmiştir.

Ne yazık ki geçmişin gölgesinde kalır gelecek. Geçmişin gölgesi öylesine uzar ki, bir bakarsın gök yüzü siyaha boyanmış, bulutların yüzü asılmış, körpe geleceğini çekiyordur ellerinden. Öyle zamanlarda ne gelecek gelecektir ne şimdi şimdide kalır. Zamanın gölgesi binmiştir üstüne. Zamanın gölgesi pişmanlık gibi görünür yüzüne. Pişmanlıkların omuzlarında, sana hayatı çekilmez kılıyordur. Belki de sen çekemiyorsundur ve onlar senin bu haline katlanıyordur. Bilemiyorum, yaptıklarımın ne kadarını hatırlıyorum. Ama hatırladıklarımın ve pişman olduklarımın zaman zaman  acısını çekiyorum. Sanırım bu nedenle bugünlerde, ölen kedimin ardından yasa yakın bir boş vermişlik yaşıyorum. Gideli bir ay bile olmadı. Geçen senenin sonunda, kedimin ölümüyle kalbime bir yumruk indi. Şimdi yeni bi seneye başladık da ne oldu. Yeni sene de kedimin gözlerini göremedikten sonra, o seneyi bana sevdirecek ne sebep kaldı ki?

Farkında olmadan bağlanıyoruz bu hayata. Kalbimizi tam açmışken, kapıdan içeri sıcak bir meltem yerine en soğuk fırtınalar geliyor, giriyor. Kalplerimizi donduruyor. Hayat her zaman sağ gösterip sol vuruyor. Yıkılmıyoruz belki. O kadar da güçsüz değiliz. Ama acılar içinde sürünüyoruz. Bazı acılar vardır hayatta, bedenimizde yaşadığımız her tür acıdan daha derindir. Yalnızca kendimizi yaralamak rahatlık verir. Hiroshima Mon Amour filmindeki sahnede olduğu, kapatıldığımız mahzende kendimizi iyi hissetmek için yapacak bir bu kalır; ellerimizi duvarda parçalar ve kanımızı içeriz. Kanımızın sıcaklığını dudaklarımızda hissetmekse teselli verir. Kederimizin boyu dağları aşmış, kanımızsa tek devamızdır. İşte budur elem dedikleri. Belki kedere teslim olmadım. Kedere boyun eğemeyecek kadar gururluyum. Ama yas tutmadan edemiyorum. 'Kızım'ın ardından, en sevdiğimin ardından, üzülmeden yapamıyorum. Sanırım bu nedenle kimseyle konuşmak ve görüşmek istemiyorum. İnsanların yüzüne gülmek ve 'Kızımı' düşünmemek zorunda olmak zor. Hem onu neden düşünmeyecekmişim ki? Elimde ondan geriye ne kaldı düşüncelerimden başka? Bir kaç sevimli anı, bir kaç parça oyuncak ve boş bir ev.

Mutluyum hala, huzurluyum da. Ama O'nsuzluğa alışmak zorunda olmak çok kötü bir durum. Boncuk gözlü, güzel kızımın sıcaklığı olmadan, O'na sarılmadan güne başlamak çok üzücü. Bir çok insan, yeniden kedi al diyor. Yakında yeniden kedi sahiplenmeyi düşünüyorum. Çünkü kedisiz bir yaşam bana göre değil. Doyamadığım Kızım için, bir hikaye yazmayı istiyorum. O'na adayacağım bir hikaye. Belki insanlarla hayvanların dostluğunun sonsuz olduğu bir hikaye. Bilemiyorum ne zaman yazarım ama en azından, içimde alacak ve verecek nefeslerim tükenmeden bu hikayeyi yazmak ve bitirmek istiyorum.Sanırım bir süre daha bu ruh hali sürecek. Ve ben de hiç bir ölümün boşa gitmemesi için, bu yaşamı anlamlı kılmak adına, kendimi yeniden kitaplarıma ve yazılarıma adıyorum.

0 yorum: