Daha hızlı es rüzgâr!
Al beni de götür o gittiğin uzaklara!
Hani bir yüz görmüştük ya uzakta...
Bakakalmıştık o parlayan iki göze.
Sonra bir çekiç gibi inmişti yağmur, o mağrur bakışlarla arama.
Gözlerimi kapattığımda gitmişti.
Bir daha nerede görecektim o kirlenmiş hardal rengi pelerinini?
Sessizlik süpürdü sokakları ardından.
Renkler soluğunu tuttu bir an.
Tepenin yamacına kadar takip ettim.
Ama sonra silindi bir anda sanki ortalıktan.
Aradım her yerde.
Rüzgârın burnunu soktuğu her sokak ve evde.
Ama görünmüyordu hiç bir yerde.
Gözlerinde vardı bir acı.
Gözlerime de bakmamıştı.
Tam karşısına dikildiğim anda, bakışları kaldırım taşlarına odaklanmıştı.
Aşağıda bir yerde bir şey arıyormuşçasına kaçırmıştı bakışlarını.
Sitem edecek oldum gündüze.
Eğer gece olsaydı dedim,
Gece olsaydı görmez, bulmaz ve bulduğumu da kaybetmezdim.
Çünkü onu karanlıkta zaten göremezdim.
Ama gündüz aydınlığının yayıldığı yüzünde,
Her ne bulduysam benim olsun istedim.
Şimdi, oturduğum şu taşta,
Rüzgâr yavaş yavaş esip okşuyor ellerimi.
Uzakta bir renk dalgalanıyor,
Sarıya yakın sarıca bir hardal rengi,
Sanki rüzgârla oynaşıyor.
Beni çağırıyor rüzgâr yine.
Hızından ve cilvesinden bir şey kaybetmemiş,
Pelerini ile rüzgârın peşi sıra uzaklaşıp gidiyor.
Ve kaybediyorum rüzgârın soluğunu,
Artık hissetmiyorum tenimde hardal sarısının sevgisini.
Ve bir gündüz düşü daha bitiyor zamansızca,
Birini daha kaybediyorum günün yeni başlayan telaşında.
0 yorum:
Yorum Gönder