Bilmediği topraklar çekerdi insanı,
bilmediği karanlıkların,
Bir yaprakta sallanması gibi,
toprak da davetkar bakardı,
oturduğu yeri yok etmek isteyen,
ruhlara.
Yol gösteren meşaleyi tutmuş eller,
belki kendisine,
belki tanımadığı birisine aitti.
gidesi vardı sanki,
kalmayı unutmuş gibi,
sanki kimse ona daha önce 'kal' dememişti.
Kendini bağladığı yerin adı,
hiç bir yerdi.
Bu nedenle gitmeliydi ya,
kaldığı yeri yakıp yıkmalı,
arkasını döndüğünde oradaki yaşamın bittiğine emin olmalıydı.
Kalmalıydı.
Ama yalnızca kendisine sadık kalmalıydı.
Güvenilmez topraklara,
bilmediği birinin ellerinde duran titrek ateşin
yol göstericiliğinde gidemezdi.
Bilmezdi ki, bir sonraki adımı savaşa doğru olacak.
hışırdayan yaprakların ninnisinden gelen,
bir nağme içini burkacak...
Oradaydı, hem yaşamın hem de ölümün tüm gizemi.
Havadan esip gelen rüzgar,
Hızla koşturup indiği tepelerden,
kan kokusu kadar
çiçeklerin umut dolu düşleini de getirmişti.
Kafası karışınca,
hiç birini seçmeden,
meşaleye uzattı elini.
Meşaleyi almasıyla eline,
başladı bir gümbürtü.
Görmedi nereden geldiğini.
İleri doğru attığı ilk adımından sonra,
başını arkasına çevirdi.
Yollar yıkılıyor,
toprak yarılıyor,
dünya karışıyordu.
Nefesler bir olmuş hepsi aynı duayı diline doluyordu.
Dilediği gibi yıkılırken arkasındaki dünya,
ileri doğru adım atmaktan başka çaresi kalmayınca,
bıraktı herşeyini.
Tüm düşleri ve düşünceleri,
meşalenin titrek ışığı ile birlikte soldu.
Arkasından koşup gelen vahşi karanlığın şehvetinden kaçmak için,
adımlarını hızlandırdı.
Kararsızlığının cezasını çekmemek için,
bu sefer ki adımlarını daha bir hızlı attı.
Kağıt ve ışık dedi,
bu karanlığı yutacak tek şeydir...
Bunun üzerine aldı kalemini
ve yaşamını sürdürmek istediği
bir cennet bahçesi çizmeye karar verdi.
ama düşler ve arzular yoktu bu karanlıkta.
Beslenmek için onun tüm arzularıyla,
karanlık daha da hızlı artar olmuştu.
İleride ne olduğunu bilmese bile,
ciddiyetin ezdiği aklında korku da cesaret de yok olmuştu.
Düşünmeden atılan adımlar
bedenini ileri taşıyordu belki ama,
gölgesi arkasında,
karanlığın içine düştükçe düşüyordu.
Karanlık yedikçe tüm ışığını,
soldu gözleri
ve sonunda sarıya çaldı bakışları.
Umutsuzlukla çarpan yüreğinde,
şimdi ne gitmek ne de kalmak vardı.
Kimse ona 'git' dememişti aslında.
Ama 'kal' da diyen olmadığından,
belki gidersem biri çıkar
ve bir gün 'kal' der diye gitmek istemişti.
Kalbine doğru ilerleyen karanlığın elinde
bir bıçakla sakin ve kararlı dolarken gözlerinden içine,
sanki bütün sinirleri yerinden oynadı.
ama hızlıca değil,
yavaş yavaş.
Sonra bir ses yankılandı uzaktan,
ona 'kal' diyen
ama o karanlıkta boğulurken bunu asla duymadı.
0 yorum:
Yorum Gönder